İletişimde Dayanıklılık Gücü

İletişimde Dayanıklılık Gücü

Kırılmamak değildir mesele. Kırıldığında dağılmamaktır. Bugünün dünyasında hiçbir marka sarsılmaz değil. Bir sosyal medya krizi, bir üretim hatası, bir çalışan açıklaması ya da küresel bir dalga… Yılların emeğini bir anda test edebilir.

Bu yüzden artık asıl soru şu: Markanız zor zamanlarda ayakta kalabilecek mi? İletişimde dayanıklılık, tam da bu noktada devreye girer. Sarsıntıya rağmen yönünü kaybetmemek, baskı altında sesini korumak, kriz anında sessizliğe gömülmemek demektir.

Dayanıklı marka;

  • kriz anında refleks gösterir,
  • belirsizlikte mesajını netleştirir,
  • güven kaybını şeffaflıkla yönetir,
  • itibarını uzun vadeli bakış açısıyla korur.

Çünkü dayanıklılık yalnızca güçlü görünmek değildir. Zor zamanda güven vermektir.

Neden Bazı Markalar Ayakta Kalıyor?

2020’de pandemi başladığında bunu açıkça gördük. Bazı markalar kayboldu. Bazıları yön değiştirdi ve büyüdü. Ayakta kalanların ortak özelliği finansal güçten önce iletişim gücüydü.

  • Paydaşlarıyla temasını kesmediler.
  • Sessiz kalmak yerine açık iletişimi seçtiler.
  • Sorunları gizlemek yerine yönettiklerini gösterdiler.

Dayanıklılık, kriz yokken inşa edilir. Kriz geldiğinde sadece test edilir.

Dayanıklı İletişimin Üç Temeli
  1. Netlik

Belirsizlikte net konuşabilmek. Belirsiz mesajlar krizleri büyütür.

  1. Tutarlılık

Marka değerleri ile kriz anındaki davranışın örtüşmesi. Söylem ile eylem arasındaki uyum, güvenin temelidir.

  1. Hazırlık

Kriz anında ne söyleyeceğini, kimin konuşacağını, hangi kanalların kullanılacağını önceden bilmek. Kriz anı düşünme değil, uygulama anıdır.

Dayanıklılık Bir Lüks Değil, Stratejik Bir Zorunluluktur

Bugün gelinen noktada rezilyans, bir lüks olmaktan ziyade zorunluluk haline geldi. İklim krizi, siyasi belirsizlikler, ekonomik dalgalanmalar, teknolojik yıkımlar… Liste uzadıkça uzuyor. Her biri birer “kesinti” kaynağı. Her biri markaları sarsacak, hatta yıkacak potansiyele sahip.

İklim kriziyle birlikte artan doğal afetler, tedarik zincirlerini kesintiye uğratıyor. Siyasi belirsizlikler, yatırım ortamını dalgalandırıyor. Ekonomik krizler, tüketici davranışlarını anında değiştiriyor. Teknolojik gelişmeler, tüm iş modellerini sorgulatıyor.

Bu ortamda, “her şey yolunda” varsayımıyla hareket eden markalar, ilk sarsıntıda yıkılmaya mahkum olabiliyor. Oysa “her an her şey olabilir” diye düşünen ve buna göre hazırlanan markalar, fırtınada yol alabilen gemiler gibi, krizleri aşmakla kalmıyor, rakiplerinin de önüne geçiyor.